30 Nisan 2013 Salı

Mark ile sohbetler - 1


Giriş : Aylak Adam ve kankası Mark'ın muhabbetin belini kırdıkları durumlar serisi başlamıştır...
 
Sevgili Mark öncelikle senin icadın olan bu feysbukun sorunlarına gerçekten hastayım , hergün soruyorsun , durmadan sıkılmadan souyorsun ya gel o halde dertleşelim ...
 
Ne mi yapıyorum ?   Ulan ne yapayım , mal mal seyrediyorum işte akıp gidenleri , arada da herkes gibi tepkilerimi (!)buraya yazıyom işte . Yazdıkça da " oh" pek bir rahatlıyorum ! Valla helal olsun sana Mark , Sana soyadını kullanmadan Mark diye hitap edeceğim afına sığınarak , ne de olsa milyonlarca samimi arkadaşından biriyim , hatta bir süre sonra belki bir sıfaatta eklerim , sonuçta iyi ki icat ettin şu mereeti , keşfettiğimiz günden beri hepberaber cümbür cemaat müptelasıyız şerefsizim ! Hani kusura bakma biraz samimi olacam , her gün öyle hatır gönül mevzularına girince, insan samimi hissediyor , eh biraz millet olarakta sıcak kanlıyızıdır , bilmem bilir misin ?
 
A ha bak neler olmuş neler , neleri mi mal mal seyrediyorum ? Dur ben sana şöyle bir yarım saat içinde olanları bi sayıvereyim...
 
BİR OLMUŞ - "BİR MAYIS" geldi , geldi de ne oldu ? İşçi ya da emekçi hakkını ne ipleyen ne xxxleyen var ! Taksim köstebek yuvası kapalı bu sene , olsun varsın , Maksim de yıllardır kapalı kimsenin sesi çıkıyor mu ? Açık olan yerlerde olup bitecekleri ön görmek gayet kolay , heryerde biberli ayran içmek için bir savaş yaşanacak , yer bulunursa oralarda da işçi emekçi hakkı ve söylemlerini gölgede bırakacak başka açılımlar tezgah açacak , yeni anadillerin üstünlük kuracağı konuşma ve şarkılarla sözde özgürlüklerin hakim olacağı meydanlarda hopala hoppla halaylar çelkilecek , ara sokaklarda saklambaç ve koşturmaca oynanacak , herkesler pek bir mutlu mesut ve huzurlu ama pekte heyecanlı olacak . Zaten benim için bir mayıs dediğin şey , evdeki koltuğunda oturup televizyonu açıp gerine gerine kahvaltı yaparken , o kanal senin bu kanal benim dolanıp , elimde kumanda zaping yaparak en heyecanlı ve ateşli aksiyon sahnelerini kaçırmamak demek sevgili Mark (!) . BİR MAYIS diye abartılan şey ne ola ki , olsa olsa 30 Nisan ile 2 Mayıs arasına sıkışmış , incecik , dal gibi , bol biberli, bol sulu , bol acili zayıfça bir günden daha başka ne olabilir ki ! Yalnız biraz inatçı o kadar ! Sonuçta 2 mayıs günü tüm bu gün için yırtınan heyecanlı kitleleri ve onlara mal mal bakan evlerine kurulmuş aksiyon filmi izleyicileri yine dönüp dolaşıp patronların arabalarına ( ya da her neyineyse ! ) binmeyecekler mi ? Söyle bana Mark , binmeyecekeler mi ? Bu bizde ki bence tatilde yapılarak ağzımıza çalınan bir parça bal ama merdiven altı üretilen çakma bal !
 
İKİ OLMUŞ - Çok susamıştım , rüya görüyordum , rüyamda kana kana "ayran" içiyordum birden uyandım , çok serhoştum ! Aman allahım , kurtar beni bu kabustan diye yalvardım ! Senin rüya tabirleri konusunda bilgin varmıdır Mark ? Bu ne ola ki ? Evet şimdi de biraz "Ayran içtik ayrı düştük " sözü üzerine kazan kaynatalım :) Bu söz son bir kaç gündür bomba gibi gündeme geldi ve milli sloganımız oluverdi , kolanın dondurmanın ardında ezilen ayran , hiçbukadar popüler olmamıştı , sende uzmanlarına bir inceletirsen , feyzbukta son günlerde en çok bu kelimenin geçtiğini kolayca tespit edebilirsin, milletçe guruluyuz , darısı anası yoğurdun başına diyelim ve gelelim konumuza . Evet "Ayran içtik ayrı düştük " ancak ben ayrılıklara ayrıştırmalara karşı olduğum için ve ayrı düşmemek adına AYRAN içmeyi protesto ediyorum . Bak Mark seni en çok neden seviyorum biliyormusun ! Bilmiyorsan öğren , işte bunun için ! Saf saf bakma , ayran için değil , şu protesto ediyorum cümlesini yazıyorum ya , pek bir içim ferehlıyor ,sanki buz gibi bir güyüm Susurluk ayranını kana kana , lıkır lıkır içimiş kadar ferehlıyorum , hele bir de geğirdim mi üf ! Pek çok yaşa sen , nurol Mark kardeş !
 
ÜÇ OLMUŞ - Son günlerde bir acayiplik var sipor camiamizda da . Tekele alınmış bir başarının yarattığı imparatorluk çökme tehlikesi ile karşı karşıya ve zarar görecek diye büyük bir kaygı ve gerginlik yaşanıyor memleketin ve Avrupa'nın semalarında . Nedeni de Fenerim aslanlar gibi finale gidiyor , aslanlar gibi derken , daha önce gidenler öyle isimlendikleri için tabii , yoksa cik , cik gidiyor . Yalnız bu kocaman cik cik sesleri pek irite ediyor tabii hakim gücleri . Ufaka tefek ama kocaman bir adam , benzerlerine hiçbenzemez tavrıyla hem içeride hem de dışarıda daha geçen yıl tukaka edilen bir ölüyü kocaman bir zafere götürüyor . Ancak düşünmeye değil , güdülmeye , aklın ve bilimin hakimiyetine değil , kahramanlar yaratmaya meyilliyim ya bir türlü içime sindiremiyorum bunuda Mark ! Manyakmıyım ben acaba ne dersin , ben de sana soruyorum ? Biz babalara , paşalara , padişahlara ,fatihlere imparatorlara hastayız ya diyorum ki acaba bize bir haller mi oldu , nasıl oldu bu ? Bir de pilatin takmış bir adam da bu işi gördükçe ne düşünüyor acep , sen belki tanırsın bir sorsan diyorum Mark !
 
DÖRT OLMUŞ - Valla ben çok mutluyum Mark , mutluluktan dö(R)t (köşe) oldum desem yeridir . Bir haber aldıkta pek sevindik milletçe (!) Mehmet emmi tahliye olmuş , zaten böyle yüce bir emminin böyle yüce bir şahsiyetin daha fazla havasız kalmasına dayanamıyordum (!) , geleni gideni pek boldu kendisinin , ağırlamak için yeride pek uygun değildi zaten ! Birde içeride yer de açmak lazım , daha sağdan saysan , soldan saysan , düz saysan , nerden sayarsan saysan bir sürü bekleyenler var sırada , hatta daha yetmedi fazılı da saysan diyorum ...
 
BEŞ OLMUŞ - Bak bu da şahane(!) bir haber ; U. Mumcu davasında süre aşımına günler kalmış ..Oh be (!) ulan yıllardır bıktık bu klişe , modası geçmiş hep aynı davalardan , Sivas'tan sonra bundan da kurtuluyoruz . Şimdi daha popülerleri var daha renklileri var , hem reytingleri de çok düşüktü bunların ! Satmıyor be Mark kardeş , sen iyi bilirsin bu işleri ...
 
ALTI OLMUŞ - Hah bak şunun şahaneliğine bak : Eğitimde Kazakistan sistemine geçiyormuşuz ! Tabii ya , bunca yıldır garptan aldıkta ne oldu , sürüm sürüm süründük , esir olduk dersanelerin kucaklarına , zaten bizim bizden başka dostumuzda yok , e ! O halde bizden birilerine bakalım , eh bu kardeşlerde yaban sayılmaz , hem ilim nerdeyse oradan icabında söke sökede alırız alimallah ! Merak ettiğim ek derslerde kız öğrenciler için kazak örme , erkekler için kazak halkoyunları gibi şahane kazanımlarda olacak mı ? Bu kötü ve bxktan espri içinde özür dilerim Mark , ama senin de anlayabileceğin birşeyler söylemem gerektiğini düşündüm de ondan :)
 
YEDİ OLMUŞ - Bak şimdi, şu habere bir bak : Sayın kelimesi suç olmaktan çıkmış , yani öyle önüne gelene gidene bundan böyle rahatlıkla ifade edebilrimişsin , yaşasın tüm serbestlikler , zaten biz millet olarak pek sevmeyiz kısıtlamaları . Mark artık ben de sana " Sayın Mark" demek istiyorum ! , umarım sıkıntı yaratmaz !
 
SEKİZ OLMUŞ - Bu aralar bizim memlekete gelmeyi düşünürsen bu yaz mevsimini kaçırma derim , çünkü açık hava etkinliklerinin iptal olması gündemde Mark . Sebebi de ayranlar sıcakta ekşir diye ! Bu yüzden son sıcak yaz olabilir , ısrarla bekleriz , açık havada soğuk ayran şahane gider ! Ama yoksa da yok be Mark , banane ! Herşeyin derdi bizi mi gerdi , yarası olan gocunsun değil mi yani !
 
DOKUZ OLMUŞ - Herşey olup bitiyorda Mark , ençok herşeye karşı sessiz sedasız kalıp, sineye çekip , gık demeden razı gelip sayende aslan kesilmeyi pek çok seviyorum Sayın Mark , bu yüzden bilmeni isterim ki sana müteşekkirim , tüm benim gibi olanlar adına ... Çok yaşa Mark aga !
 
ON OLMUŞ - Yuh diyeceğim ama ayıp olacak be Mark ! Neden mi baksana bir dertleşelim dedik on oldu , eh toplam arkadaş sayın çarpı on dersek , sana yazık ! Bak acıdım , yoksa daha Tuvaletlere konulan HİS ( Hızlı İşeme Sistemi) 'den bahsedecektik , yaz geldi , herşey dahil tatilcilerden , akil insan varsa akil hayvanda var mıdır ? Varsa hayvanlar aleminin akilleri kimlerdir diyecektik , Ayrıca sörvayvıra katılıp yxvşxk olmadan sağlam kalmanın sırları üzerine fikirlerini almak isterdim mesela , "kızlarıda alın askere" şarkısından sonra , kızlarıda oynatın sahada isimli bir bestenin üzerinde çalışmak gerekliliğinden bahsedecektim , işler bittikten sonra adanın turizim açısından memlekete katkı sağlayıp sağlamayacağı üzerine görüşlerini almak isterdim , nostalji filmlerden bahsedecektik , mesela yılanların öcü ....
 
Evet evet daha çok konu vardı . Biliyorum , biliyorum , yetmez ama napalım şimdilik bu kadar be Markçım hadi bakalım sen şimdi ayranını iç ve mışıl mışıl uyu ! ...Afferin işte böyle ...
 

Nisan 2013

9 Nisan 2013 Salı

Yeşil Erik Mevsimi

Bu yazıyı  köyde birlikte yeşil erik aşırdığımız  Şükrü başta  tüm  
arkadaşlarıma ve  bahçelerinden  göz hakkı olarak erik aşırdığımız
bahçe sahiplerine ithaf ediyorum ...
Çok güzel günlerdi , şimdi yine yapmak isterdim... ( ŞS )


Benim için baharın çoşkusunun doruğa çıkışı ve yaza merhabanın en can alıcı  gerçeğidir yeşil eriklerin ağaç dallarında görünmesi ya da tezgahlara çıkışı .

Köydeki çocukluk yıllarımı anımsıyorum . Okulumuz da soba yanardı , kışın sonlarına odun bir türlü yetişmez ve biterdi bu yüzden hergün sırayla evlerimizden çocuk kucaklarımızla odun getirirdik soğuk sınıflarımızı ısıtabilmek  için . Şubatın sonu mart ayının ilk yarısı bizim oralarda da sert ve meşhur soğukları ile geçerdi .  Soğuktan ve okuldan sıkılmaya başladığımız günlerde  kış güneşi kendini göstermeye başladığında , karlar kalkmaya yüztuttuğuna  , hayvanlarımızın peşinden kırlara gittiğimizde önce çimenlerin arasında fışıkıran baharın ilk kır çiçeklerini görürdük.  Ardından uzun bir süredir kış uykusuna yatan ağaçların uyanışı başlardı . Bir sabah kalktığınızda aninden , neredeyse bir gecede  bahçenizdeki erik agacının gelinlik bir kız gibi beyaza büründüğünü gördüğümüzde içimizeki çoşku güvercini pır der havalanıverirdi . Sonra okula doğru uçarcasına kanatlanırdım tıpkı o güvercin gibi . Bilirdim ki  artık soğukların sonu , çoşkulu baharın başlangıcı ve yazın yakın olduğunu . Çünkü erik ağacımız  çiçeklenmiştir.

Sonra yeşillenir usul usul yapraklar o beyaz çiçekler arasında , hergün sabırsılıkla hatta yakından takip başlar , inceleriz onu bir bilim adamı titizliğinde .   Bu esnada  aniden soğuyan hatta zaman zaman düşen karda bizi üzerdi , bilirdik ki  bu ağacımıza ve yapacağı meyvelere zarar verecektir . Çocuk kalbimizle dua ederdik " noolur yağdırma kar Allahım , yoksa erikler çiçeklerini dökecek, mahrum bırakma bizi bundan ...  " diye .

Halen bu değişmedi , bu dev şehrin köşe bucağında gizlenmiş erik ağaçlarını ve çiçeklerini belki kimseler farketmez ama ben bugün bile hep aynı  coşku ve dikkatimle takip ederim , o baharın çoşkulu başlangıcı ve yaza çağıran doğanın çığlığıdır benim için, güvercin kanatlanıverir halen içimde  .  O dalların üzerinde minik minik oluşmaya başlayan erikleri büyümesini görmek , hele bir de çocukken yaptığımız gibi köyde ilk olgunlaşan ağaçları bilip,  göz hakkı niyetine binbir tehlikeyi de göze alarak aşırdığımız ilk erikleri yediğimiz an kışın tüm ağırlığı kalkardı üzerimizden . Şimdilerde de manav ya da marketlerin tezgahlarında  - alabileceğimiz makul fiyatla - ilk göründüğünde  alıp, yılın ilk yeşil eriğini yediğimde aynı coşkuyu yaşarım .

Bu yılki yeşil erik ritüelimi de dün akşam yaptım , yani 8 Nisan'da , geçen yıl 9 nisan , ondan önceki 14 nisan diye net olarak anımsadığımı söylersem sanırım içimdeki tarifsiz duyguyu anlatabilmiş olurum :)

İçimdeki güvercin çoşkuyla kanat çırpıyor , ağzında bir küçük yeşil erik dalıyla ...

Hoş geldin yeşil erik mevsimi ,  iyi ki geldin ...


Aylak Adam
Nisan 2013

Ve bir şiir ...


tabakta tepeleme erik
ama gözün
bahçedeki 
ağaçta yine de
yiyeceğinden değil
çocukluğunu arıyorsun üzerinde
bin yıl önce düşürdüğün
yitik!

İsmail Uyaroğlu -Fi





20 Mart 2013 Çarşamba

Ya okudum , ya gördüm ya duydum - Vol 1


ALINTLAR – mart 2013

Bir Anektod (*)

“ Yan binadaki anne , kapıyı çalımış olan oğluna diyafondan çarpım tablosunu soruyordu .  Çocukçağız da dayamış kafayı duvara yanıt veriyor: 72,49,64 ... Bilemezse  eve giriş  yok J  “ 

Bu yaratıcı ve eğlenceli anne çocuğu selamlıyorum , her türlü ortamdan eğlenecek birşeyler çıkarabilenleri de kutlamak gerekiyor .  Bu arada ben çocuğun tarafında olarak , sokakta biraz daha oynamak adına kasten yanlış cevap verme ihtimalini de saklı tuttuğunu düşünüyorum ya da  öyle olmasını arzu ediyorum  J
(*) Bu harika anektod için Barış Behramoğlu’na teşekkürler .

(**) Aşk ‘ın bu tarifini duydunu mu ?

“ Aşk; içimizde bir zenci mahallesi.”

(**) Alıntı : ucrenksanat.blogspot.com ‘dan  yazar: Kahverengi


“ Köyümüz papatya istilasına uğramış. Kayıtsız koşulsuz teslim olmayı öneriyorum.”

Facebook – Matematik Köyü – Şirince  Moderatörü



(***)BUKOWSKİ babadan seçmeler ...

En iyi okur , hangi okurdur ?

 “En iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.”

 28/8/1991

Para sorunu ?

“Para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa”

Hayat nedir ?

“Bir çiçeğin büyümesi bizi ne kadar kederlendiriyorsa, ölüm de o kadar kederlendirmeli. Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır. İnsanlar hayatlarına saygı duymuyorlar, işiyorlar üstlerine, sıçıyorlar. Geri zekalılar. Tek düşündükleri düzüşmek, para ve düzüşmek. Hiç düşünmeden yutuverirler Tanrı'yı, hiç düşünmeden yutuverirler Vatan'ı. Çok geçmeden düşünme yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine izin verirler. Pamuk beyinliler. Görünümleri çirkin, konuşma biçimleri çirkin, yürüyüşleri çirkin. Yüzyılların olağanüstü bestelerini çalın onlara, duymazlar. Çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır. Ölecek bir şey kalmamıştır geriye.”

12/09/91 11:19




“Birisine size ne yapmanız gerektiğini söylemesi için para ödüyorsanız, kaybettiniz demektir.”
(***)Charles Bukowski  - Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi 'den alıntılanmıştır .

12 Mart 2013 Salı

Kitaplar uçuşuyor başımın üstünde

Bu yıla okuma konusunda fırtına gibi girdiğimi söylemeliyim .  İş yerimin değişmesi ve mecburen servis kullanma zorluğu bana neyse ki kitap okuma zamanı yaratmış oldu . 
Birde kızımın aile içi aylık kitap okuma kampanyası ile ( Mart için , Ben aylık 5 kitap , kızım 4, eşim 3 kitap şeklinde yaptığımız anlaşmada henüz 10 günde hedefi tutturmanın haklı gururunu yaşayarak ...)  ayrıca gaza gelmiş durumdayım .
Özellikle Sait Faik'e ve bazı Türk hikayecilere ve kısa romanlara odaklandım .  Üsküdar'ın yegane sahafı Kırk Ambar'da bir hazine benim için , onlara da bir selam çakalım ... O kitap raflarının içinde ve kokusunda dolaşmanın hazzını doyasıya hissederek ...
Sait Faik'in Havada Bulut'u , Son Kuşlar , Mahalle Kahvesi harika öyküleriyle beni alıp alıp götürdü , çocukluğuma , gençliğime , köye , Burgaz Ada'ya ... Sait Faik ile dolaştık sanki İstanbul'u , Beyoğlunu , arka sokakları , adaları ...
Abbas Sayar'ın " Anılarda Yumak Yumak" ında konuşturduğu harika filazof  Hakim Canan karakteri hem yaşamı hem söylemi ile  gerçekten çok etkileyiciydi ..
Calvino'yu saymıyorum , onun atalarıyla  uçuşup duruyorum , şu sıralar ağaçlara tünedik , harika bir hismiş hayata ağaçların tepesinden bakmak...
Uzun lafın kısası dostlar şu sıralar  başımın üstünde kitaplar uçuşup duruyor ,  bu harika hissi sizinle paylaşayım istedim . 
Ha bu arada bu yıl ki hedef   aylık en az  " 5 kitap "  ve  2013 sonunda 60 kitap ...
İyi uçuşlar bana ...
Siz de aynı dileklerle ...


"...
Kitaplar uçuşuyor başımın üstünde
Bir toz gibi savruluyorum sayfalar  arasında
Birden kolumdan Sait Faik tutup çekiyor
Burgaz Adasından ağların kokusunda rakı yudumluyorum şimdi ...

Ağaca Tüneyen Baron üzgün bakıyor ardımdan ,
Hakim Canan'ın son sözleri kullaklarımda hala..
Derken bir sayfa daha  kopuyor ,savruluyor rüzgarla
Kitaplar uçuşuyor başımın üstünde
..."

Aylak Adam
Mart 2013




" ...
Casimo birkaç kez kitapları için yağmura ve kemirgenlere karşı asma kitaplıklar yaptı ... Kitapları kuşlara benzetiyordu ve onları haraketsiz , kafese konmuş gibi görmek istemiyordu , eğer böyle yapmazsa üzüleceklerini söylüyordu ..."

Alıntı : İtalo Calvino- Ağaca Tüneyen Baron - YKY

27 Şubat 2013 Çarşamba

İş hayatından canlı bir deneyim : Modern Çağın Yarı Kapalı Cezaevi


Yakın zamanda  çalıştığım şirketin içinde görev yerimiz değişti . Eski ve daima çalıştığımız yer , şehrin göbeğinde  modern plazalardan biriydi .  Yerin iki  kat altında , güneş ve havayla temas etmeden , akıllı binaların çalışma düzeninde , üçyüzaltmışbeş gün , aynı ışık , aynı ısı ve aynı hava şartları ve ambians ile çalışılan bir yerdi , kendimizi orada yıllarca bir köstebek gibi hissetmiştik ,  tecrübe edenler bilirler ...

Uzun yıllarımız burada geçti . Ancak buradayken  biliyorduk ki binanın dışına attık mı kendimizi, şehrin yaşamına dokunabiliyor, temas edebiliyorduk.  Yani  çalışma hayatının zaruriyetleri nedeniyle bizden çalabildiği zamanlar   dokuz saatle sınırlı kalabiliyordu. En azından benim için durum böyleydi . 

İşe gitmek , kapıdan içeriye girinceye dek ve kapıdan çıkıldıktan sonra ki zaman arasında beynimi ve bedenimi çokta fazla rahatsız etmeyen bir eylemdi .  Sabahları evimin bulunduğu , sırtını boğaza dayamış İstanbul'un en eski semtlerinden birinden sahile  yürüyerek inmek ,  sahil büfelerinden birinde artık her sabah birbirimize  aşina olduğumuz için dostane sohbetlere kadar samimiyeti ilerlettiğimiz çaycıdan   , patoronuna  ( ayrılırken helalleşebilecek kadar ) yaptığımız  hoş sohbet , sonrasınsa İstanbul boğazının üzerinden her sabah motorun ya da vapurun mutlaka açık alınında , boğazı koklayarak geçmek . Boğazdan esen rüzgarın tadını ciğerlerine çekerken şehrin tadını duyumsar gibi olmak . O eşsiz siluetin ardındaki şehre bakabilmek , onu kucaklamak ya da kalp atışlarını hissetmek ...  Her sabah binilen o tıklım tıklım dolmuşlarda işlerine yetişme telaşındaki uykulu gözleriyle ,  yorgunluklarıyla , yılmışlıkları , yeni heyecanları ya da enerjileri ile  binbir çeşit İstanbulluya  dokunacak kadar yakın olmak ve dokunmak ...

Ben her sabah böyle uyanır işe bu bakış ve düşüncelerle giderdim . Bu yüzden  bunca zaman şehirin göbeğinde beni esir alan iş yaşamının esaretini üzerimde baskın bir şekilde hissetmemiştim .

Ancak şimdi o günlerim geride kalmış görünüyor , İstanbul sabahları fırından çıkmış taze bir simitin kokusu , sahildeki büfede içilen sıcacık bir çayın buharı gibi burnumda tütüyor . Artık ona boş kaldığım günlerde ya da hafta sonları daha bir içtenlikle koşacağım .   Şimdilerde enine boyuna büyüyen bu devasa şehirlerin yeni oluşan banliyölerine doğru kayan yaşam alanlarının içinde  şirketler için yeni bir trend olan ( Kimbilir hangi ticari çıkarların ardından ortaya çıkan... )  operasyonel işlerin yapıldığı merkezlerin açılmasından sonra  buralara bir nevi sürgüne gönderilmiş insanların arasına karşımış bulunuyorum .

Henüz dört hafta ya da bir ayı geride bıraktık .  Burası bambaşka ve çok garip bir dünya . Çok kısa tarifi ile  tam bir yarı açık cezaevi . Sabah iş saatinden tam 2 saat evvel yola çıkıyorum , servisler dışında ulaşmanız  imkansız  . Servis  son derece renksiz , kişiliksiz ve ruhsuzlaşmış   bir  enerji barındırıyor , sürekli uyuklayan , üşüyen veya elindeki cep telefonlarını kurcalayan insanlar bütünü , kaderlerine razı bir görünümde  ve  teslim olmuş bir havadalar . Rabotlaşmış bir biçimde onlardan bekleneni yerine getirmeye  gidiyorlar . Üzerlerinde bir yığın  ölü toprağı var gibi ... Sabah servise alışkın olmayan biri için pek zor sindirilebilecek durum bu ve ben de  sindiremiyorum zaten !

Yeni çalışma binalarının devası dış alanı kah tel örgüler kah yüksek duvarlarla kaplı , binalar modern bir mimari tarzda , içerisi üzerleri brandalarla kapalı açık caddeleri barındırıyor ,  hatta kuşların ağaçlara yuva yaptıklarına , kahvaltı tabaklarına musallat olduğunu dahi görebiliyorsunuz , belli ki şehirden bu kadar uzakta , bu kadar anti sosyal bir alanda , insanların muhtemel  bunalımlarını tahmin edip bina ile biraz uğraşmışlar ama yine de gri beton duvarlar size gizli bir hapisanede olduğunuzun  tüyosunu çok açıkça veriyor . Üzerinize ve bilinçaltınıza o baskı sinsice çullanıyor  .  Bu arada marka işletmelerin büfeleri ve restaurantları dahi kondurulmuş köşe bucağa ,  personelin tüm ihtiyacı karşılansın,  dışarıyı özlemesin ;   beklentisi , talebi olmasın , her işini burada görebilsin diye düşünülmüş ve sanırım ki bu düşünce içindekiler kendilerini önemli bir eksikliği giderdikleri için de kendileriyle  öğünüyorlardır da (!)
 
İçeriye her giriş ve çıkışınızda bastığınız kart , sisteme her giriş ve çıkışınızında bilgisayar sistemlerince takip edilip raporlandığınızı  da eklemeliyim , yani  tüm süre zarfında ayrıca izleniyor ve raporlanıyorsunuz ...  Sabah buraya gelmek için , kendi isteğiniz ve insiyatifinizle  saat 07:00 de yola koyuluyorsunuz , akşam eve varış saatiniz 20:00 ( 08:00 pm ) . Yaklaşık   ON ÜÇ şahane ( !) saat . Karşılığında size verilen bir ücret ve sizden çalınan hayat  , pek tabii ki sizin insiyatifinizde olan birşey bu , ama alternatifiniz ya da seçenekleriniz nedir , işte o bir muamma !
 
Oysaki  burası her anlamıyla yarı açık bir cezaevi , en son geçen gün öğle yemeği sonrası yürüyüş için devasa bahçedeki yürüyüş parkuruna çıktım , yürüyüş yaparken hem diğerlerini hem de  kendimi açık cezaevi avlusunda volta atan mahkumlara benzettim . Ne farkımız vardı , onlarda ceza sürelerini dolduryorlar günlerin bitmesini , geçmesini bekliyorlar . Bizler de bu kerbela tipli yerde , saatlerin günlerin ayların hatta yılların geçmesini bekliyoruz , kah çalışarak  , kah avluda açık havada volta atarak ...

Ha  !  Bu arada  şunu da ifade etmeliyim ki bu yazdıklarım benim bakış açım ,  tüm bunları bir başkası size şahane bir çalışma ortamı ve şartları olarakta aktarabilir pek tabii ki...

Artık bir  değişim zamanının geldiğine inanıyorum , kendim içinde , benim benzerim çalışan başka insanlar içinde . Amerikalıların  başlattığı ve batıda gelişmekte olan bu " Home Office "  yani " Evden Çalışma " nın biran önce hayatımıza girmesini ya da 15 yirmi saniyelik bir deli cesareti ile kendi kurtuluşumuzu ilan etmemiz gerekiyor gibi . Yoksa bu iş böyle olmayacak  ya da sistemin o engel olmayan dişlilerinin arasında çğnenip gideceğiz  ...
 
İş yaşamlarının maphusaneler haline gelmiş olması ve getirilmesi  ve bunun nekadar farkında olunup olunmadığını bilmiyorum ama  Gorki'nin aşağıdaki  alıntısıyla  bunalımlarıma biraz daha tuz biber ekiyorum , şafak sayarken ...
 
Yeni iş hayatına başlayacak olanlar için işte böyle güzel (!)  gelecekler onları bekliyor . Ne mi demeliyim onlara ?  Ne nasihat etmeliyim bilemiyorum , aklıma şu maphushane  klişesi  geliyor ...
 
" Allah kurtarsın kardeşlerim  "


Aylak Adam
2013 Şubat Sonları
İstanbul'a Uzak , İzmit'e yakın biyerlerde ...


Maksim Gorki  der ki ...

"Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıkların yüzünden yaşamaya karşı, ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren;bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları !
Size bu ölü yaşamı hazırlayan “burjuvazidir” ve bu acımasız oyunun varlığını siz izin verdiğiniz sürece sürecektir."

19 Şubat 2013 Salı

" Meydanlık " Garip Bir Futbol Mabedinin Hikayesi

Facebook 'da paylaştığı bir bağlantıya  çocukluk arkadaşlarından birinin yaptığı  " Hatırlıyor musun , meydanlıkta ve okul bahçesinde ki maçları ?" yorumuna cevabı  "Hatırlamaz mıyım hiç ! "  oldu .

Oturduğu yerde arkasına yaslandı , camın ardında saklanan karanlık geceye doğru daldı gitti .  Birden çok uzaklarda kalmış ama anıları halen taze o günlere ışınlanmış gibiydi .

Deniz kenarında ki köyünün  tam karşısına düşen ilçeye gidiyordu ilkokuldan sonra köyün çocukları , en yakın ortaokul ve lise oradaydı çünkü . Kimi ailesinin zoruyla , kimi istekle gidiyorlardı , gelecek hayalleri o şehrin ardındaydı  .  Kış mevsiminin soğuk  sabahlarının karanlığında, buz gibi odalarda , uykuya hasret şekilde ve hafif bir isyanla kalkılırdı henüz köyün  horozları dahi  uyanmadan. Tan yerinin ağırmadığı zifiri karanlıkta köy meydanından servise binerdi ortaokul ve lise öğrencileri. Birden kendini o sabah servisinde yarı uykulu ama çoşku dolu bulur gibi hissetti , zorluklar eğlenceli de olabiliyordu ve eğlenmenin zamanıydı şimdi   .  Tabi karşılığında okulda sabahçı olma,   öğlen  13:30 da okulun bitmesi  , 14:30 da köyde olmak ve bu da akşam en azından kışın 17:30'a kadar hem gün ışığını  doyasıya kullanmak hem de sınırsız oyun oynamak demekti . Bu oyunlardan biri de şimdi artık anılarda kalan  okul bahçesi ya da kadro daha geniş ve maç daha iddialı olacaksa alanın da büyüklüğü ile köyün " meydanlık" diye isimlendirilen meydanında ki futbol maçlarıydı .   

Öğrencilerin  öncülük ettiği bu oyunların kadrosunda herkes olabilirdi.   Adam yoksa,  henüz ortaokul öğrencisi bir çocuk , babası yaşında ki bir  oyuncunun şutunda kaleyi korumak zorunda kalabilirdi . Nadiren spor ayakkabılarıyla  - şort ve forma hak getire - yer alan oyuncuların karşısına o gün ve anda  müdahil olan eski futbol meraklısı bir ağabey üzerinde ütülü pantalonu ve iskarpin ayakkabılarıyla  katılabilir , yine o esnada  köy yaşamının vazgeçilmezi işlerden olan ahır ya da tarladaki  işinden dönmekte olan bir genç arkadaşımız ayağındaki devasa ve kaba görünümlü kara lastik ayakkabıları veya çizmeleri  ile oyuna katılmasına da sıklıkla rastlanırdı.  Kısacası herşey mümkündü meydanlıkta ki futbol maçılarında .

Sonuçta herkes bu büyük oyunda sahne almak için can atardı .  Akşam gün batmadan önceki bu saatler gizli açık heyecanla beklenirdi , açıkça sözleşilmeyen ama her zaman saati bilinen anın gelmesi...   Bu törensel maçların  tiribünü " meydanlık" la komşu olan okulun duvarlarıydı . Buraya oturanlar hem seyirci hem de bir nevi yedek oyunculardı ,  heyecanla, eğlence içinde ve bazende oyuncuları kızıdırarak bundan eğlence çıkararak maçları takip ederlerdi ,  gösteri sırasının kendilerine de gelmesini bekleyerek . Tek seyirci bunlarda değildi  karşı kahvelerde vakit geçiren bazı meraklılarda kah heyecanla , kah hayıflanarak " koca koca adamların ne işi var çocukların arasında top koşturmakta !" diyerek serzenişte bulunarak izlerlerdi bu maçları . Kimi çocuğunun sakatlanmaması için dikkat kesilirken , kimileride   sevdiği ya da  yavuklusu o esnada "meydanlıkta"  maç yaptığı için onu bir an görmek arzusu ile  gizli  gizli  camların ardından izlerlerdi bu maçları . 

Bu maçların kadro yapısı  zaman zaman tam bir curcunaya bürünebiliyordu  . En akılda kalanı ;  cami hocasından  ilkokul öğretmenine ya da müdürüne , o esnada  şehirlerden köyümüze  gelmiş  misafirlerden  veteran  ağabeylere  , her yerde işe yarayan topun sahibi olan çocuktan , körpe yeteneklere  ve tabii ki servislerin okullara  taşıdığı heyecanlı ve genç biz öğrencilere kadar ...

Maçların süreleri  işin keyfi ve heyecanına  göre belirlenir ya da gelişirdi  . Saat ,süre , hakem yoktu ,  "on da devre  yirmide biter"  en kabul gören anlaşmaydı .  Hatta bazen çekişmeli maçlar bu rakamlarda bitmediği için , gece karanlığında  altışar , yedişer kişilik takımlar eksile eksile  ikişer kişilik takımlara kadar düşse de  son skoru yakalamak için mücadelelerini sürdürürlerdi . Anneler kızgın babaları akşam yemeği sofrası başında zor zaptederlerdi .   Kimi zaman da bir kavga sert bir faul ya da tartışmalı ve sonuç alınamayan bir pozisyon maçı çok erken sonlandırabilirdi .  Uzayan bir maç esnasında başlayan merakla beklenen bir TV dizisi de bazen bunda etken olabilirdi . Örneğin " Saat altı' da Baretta var , o saate ben bırakırım , ona göre ... " baştan yapılan bir anlaşma olabilirdi , o saatte skor neyse kazanan o olurdu .  Ramazan aylarında da iftara kadar açlığı unutturacak  süreyi en iyi değerlendirme aracı olarak da şahane alternatiflerdi "meydanlık" maçları , ezan sesi maçı sonlandıran hakem düdüğü işlevi görürdü , köpüren ağızlarla çeşmeye koşardık , soyunma odasına koşar gibi ...

O yıllarda  biz orta okullu , liseli çocukların kimisi sporu tüm imkansızlıklara, tüm zorluklara karşı sevdik , biraz daha yetenekli olanlar şehrin amatör takımlarında şans bulabildirler , ama kah yetenekler, kah hayat şartları devamını getirmelerini sağlayamadığı gibi , diğerlerimiz de bu "meydanlık" maçları ile yetinmek zorunda kaldık . Zaman içinde usul usul ayrıldık meydanlıktan birer ikişer ;  kimimiz başka ülkelerde , kimimiz şehirlerde yaşamı kovaladık  ve kovalıyoruz halen . Kimimiz hala köyümüzde o günlerden uzaklardayız şimdi , okul bahşesinde top oynayan çocuklara bakarken ... Yıllar geçti  aradan , ama biz tüm imkansızlıkların içindeki köy çocukları ilk spor eğitimimizi, ilk oyun temellerimizi orada aldık , sporu bilakis  futbolu orada sevdik . Herbirimiz dönemin en iyilerinden biriydik o meydanda  . Kimimiz Maier ,kimimiz Suchmaier , kimimiz Pele , kimimiz Cemil  , Selçuk, ya da Alpaslan  , kimimiz Rumenige , Braitner , Kempes  olduk . Koştuk , düştük , kalktık, sevindik , üzüldük hatta döğüştük . Durmadan vurduk topa , çok yorulduk belki ama pes etmedik , sevdik orada oynamayı hep .  Kimimiz bu spor sevgisini yalnızca taraftarlığa , kimisi  takım fanatikliğine  , kimisi kalbine,  kimisi de benim gibi biraz daha okumaya, araştırmaya ve farklı bir merak seviyesine kadar taşıdı , ama  temelimiz o "meydanlık" ın toprak sahası , okul bahçesi ve servis arkadaşlıkları , köy arkadaşlığı ve kardeşliğiydi. Aslında biz de  o zamanlar pek duymadığımız , bilmediğimiz ama bir o kadar meşhur  Pal Sokağı Çocukları'nın (*)  başka bir versiyonu olarak  , Tatlısu'nun  Meydanlık Çocuklarıydık.

Şimdi köyümüzün o meydanı arnavut kaldırımı taşları ile döşendi , meydan moda tabiri ile  futbol oynamaya müsait değil artık . Okul bahçesi de yeni yapılan ek bina ile biz dev adamlar için pek futbol oynamaya müsait değil . Bir zamanlar kıran kırana yaz turnuvalarının yapıldığı deniz kenarında ki saha da artık yazlıkçıların ve plaj sakinlerinin park yeri ve piknik alanı oldu .

Okul bahçesinin içine büyük bir heyecan duyarak yapılışını izlediğim basketbol sahasıda kaderine terk edildi ...

Günümüz  çocukları bu duygulardan çok uzak ya şehir yaşamları içinde güvenli spor salonları ya da sahalarda spor yapmaya çalışıyorlar ya da sporu yalnızca sanal ortamlardaki bilgisayar oyunlarında oynuyorlar ; temas etmeden , itişmeden , kakışmadan , onların yerine modern dünyanın  gladyatörlerine  dönüştürdükleri futbol takımlarının maçlarında tiribünde ya da ekran başında kendilerini tatmin ediyorlar . 

Hatta şimdilerde çocuklar  , önlerinde ki boş arsalara  boş boş bakıyorlar, tabi boş arsa görebilirlerse , çünkü arsa onlar için birilerinin bir süre sonra üzerine bir AVM ya da bir çok katlı residans yapılmasınından başka birşey ifade etmiyor zaten !   Biran önce yapılsa da şu yeni AVM'ye gitsek  ya da  ah bir parayı bulsam da şu residansta ben de bir ev sahibi olsam duygularıyla ...

Ancak bir avuç çocuğun halen okul bahçesinde oynarken de görebiliyorum , bu içime bir buruk sevinç bırakıyor her defasında , koşup onlarla oynamak istercesine ...


Hatta şimdi  "meydanlıktayım"  sol taraftan camiye doğru koşuyorum Temel sağdan topla ilerliyor herkesi bir bir çalımlayarak , karşısında Rasim'in Murat var , arkasında Mesut , Erkan , kalede Erdem , Fatih , Şükrü , İskender . Herkesin  tek tek geçtikten sonra  kaleciyide çalımladıktan sonra topu boş kaleye atmak için bana verecek ve ben de boş kaleye attıktan sonra abartılı gol sevinciyle makaramı yapacağım ...


Koşuyorum meydanlıkta ellerim iki yanda açık ,  kollarını  açmış bana doğru gelen Meydanlık Çocuklarına  ...

Sonra birden bir sesle irkiliyorum , TV'nin sesi  karanlık geceden odaya ve kendime döndürüyor beni , kaldığım yere yani şu ana ...

 
Aylak Adam 
Şubat 2013

14 Şubat 2013 Perşembe

Çalışmak - Aylaklık üzerine HALİL CİBRAN

Üstad içinde  çalışmak ve aylaklık olan düşüncesini şöyle dillendirmiş .

Biraz benim için çelişik gibi durabilir ama , burada ki çalışma ile  aşağıda bahsettiğim köle baskısı çalışma arasında bir benzerlik görmüyorum ki bu mecazi ve ironik ayrımı doğru yapmak gerektiğini düşünüyorum ...

Aylaklığın değerini anlayabilmek için üstadı iyi okumak lazım gelir kanaatindeyim ...



Çalışmak Üzerine - Halil Gibran'dan alıntı ... 

 
 

Sonra bir çiftçi söz aldı, bize, Çalışmaktan söz et dedi.
Ve El Mustafa yanıtladı:  Yeryüzüne ve onun ruhuna ayak uydurabilmek için çalışıyorsunuz.  Çünkü aylaklık yeryüzünün mevsimlerine yabancılaşmak demektir , sonsuza doğru gururlu bir kabullenmişlik ve soylu adımlarla ilerleyen Hayat'ın gelişiminin dışına çıkmak demektir.
Çalıştığınız zaman akıp giden saatlerin fısıltılarını içinde müziğe dönüştüren bir ney'e benzersiniz.